25 Mayıs 2010 Salı

Ayaz Tatilde (Gidiş)

Öncelikle belirteyim, park yatağını filan götürmedim :) ancak yazdığım gibi Ayaz'a kocaman bir valiz hazırladım.. Tabii ki götürdüklerimin yarısını giyemeden geldi. Ama bazılarını da (tulumlar, tulumlar, tulumlar vb.) yıkayıp yıkayıp tekrar giydirdik mecbur. Neler mi yaptık?

İlk gün yola saat 15.30 gibi çıktık, Bolu'da Berceste'de güzel bir mola verdikten sonra devam ettik. Akşam da Ankara'ya vardık. Gittiğimiz yerde yani kocamın biricik halası Demet Halamızda minik bebek Pamir de olduğu için, yani bebekli bir eve gittiğimiz için çok rahat ettik doğrusu.. Mama sandalyesi, oyun parkı hatta yürüteç bile vardı. Oğlum burda yürüteçle ilk kez tanıştı. Ben yürüteç almayı düşünmüyorum çünkü doktorlar önermiyor. Kendisi de pek küçük olduğundan mütevellit, yürümekten çok üzerindeki oyuncaklarla ilgilendi.

Ama en çok Pamir'le ilgilendi. Pamir önünden bir o tarafa bir bu tarafa pıtır pıtır emekledikçe peşinden bakıp durdu.

İki gece Ankara'da kaldık. Ankara'da Ömür Ablamı da ziyaret ettik. Dönüşte de Anıtkabir'e gitmek istedik ancak 16:30'da kapanıyormuş. Hem de 23 Nisan'da! Yetkilileri tebrik etmek gerek.

Bundan sonra yola çıkışlarımızı Ayaz'ın günlük rutinine uyacak şekilde ayarladık. Normalde sabah 10:00'da uyuyor, biz de o saatte yola çıktık. Molaları da onun uyandığı saate denk getirdik. Arabada uyanık olduğu saatlerde de yarım/ bir saat kadar oyalanabildi. Böylece çok rahat bir yolculuk geçirdik. Yol normale göre biraz uzadı ancak, keyifli geçti.


18 Mayıs 2010 Salı

İlk Hastalık


Ne kadar soğukkanlı olsam da, ne kadar bunlar yaşanacak desem de bebeğimin hasta olması içimi yaktı, kavurdu. Çok belli de edemem ben bu gibi şeyleri, yapılması gerekeni yapar, etraftakileri sakinleştirmeye çalışır hep içime atarım.

Önceki postta da özetlemiştim zaten. Şimdi bu ateşli hastalık sırasında neler yaptık nelere dikkat ettik onu yazalım.

Ayaz'ın durumu:
  • Oğlum -maşallah- hiç zorluk çıkarmadı. Bol bol uyudu. Halsizlikten ve ateşten başını bir oraya bir buraya koyup yatiyordu zaten.
  • İlk iki gün iştahı iyiydi ama sonradan kapandı. Ben süt var yok dinlemeyip sürekli emzirdim. İyi olduğunda, sütüm de artmıştı emzire emzire :) Zorlamadım yedirmek için. Dediğim gibi emzirerek takviye etmeye çalıştım.
  • Önce tatil, sonra hastalık dolayısıyla yanımda yatmaya alıştı sıpa-siva..
  • Süzüldü tabii.. Döküntüler de bittikten 3-4 gün sonra kendini toplayabildi.

Nasıl başa çıktık:

  • Başa çıkmak söz konusu değil tabii de, ateşle mücadele verdik diyebilirim.
  • Ateşi -koltuk altından- 39.5'lara kadar çıktı.
  • Ateş 38 derecenin üstünde olduğu sürece 6 saatte bir doktorumuzun önerisiyle Tylol(Aslında Calpol önermişti ama yanımda Tylol vardı. Doktor fark etmeyeceğini söylediği için Tylol'e başladık) verdik. En sık 4 saatte bir verebileceğimizi söyledi doktorumuz ama buna gerek kalmadı.
  • Ancak Tylol ateşi ancak 38 derece civarında/üstünde tutabiliyordu, 38'in altına çok nadiren indi. İstanbuldaki ilk gecemizde, ilacı verdiğimizin üstünden henüz 3 saat geçmişken ateşi 39'un üstüne çıkınca yine doktorumuzun önerisiyle İbufen verdik. İbufen işe yaradı ancak ateşi 36'nın da altına düşürdü. Bu kez ben yine korktum tabii. Bir daha İbufen vermedik, ateş de bir daha 39'un üstüne çıkmadı.
  • Calpol(Tylol) ve İbufen dönüşümlü olarak kullanılabilir bence en güzeli. Zaten doktor da öyle dedi. Ancak bir günde ikisinin toplamı beş defayı geçmeyecek şekilde vermeliymiş. Ayrıca ateş 39'u geçmediği sürece İbufen'e gerek de yok sanırım. Çokkkkk etkili gerçekten.
  • Ateşin tavan yaptığı gün ikinci gündü.
  • Pazartesi doktora gittik ve dışkı ile idrar tahlili yaptırdık. İdrarda lökosit sayısı biraz fazla çıktı ki bu da hasta olduğunu gösteriyor işte :) Ne olduğunu anlamak için kan tahlili gerekiyor ki, doktor mecbur kalmadıkça yaptımayalım dedi, biz de sevindik.
  • Aslında tecrübeli olsak bir gün daha doktora gitmeden bekleyebilirdik, böylece ne olduğu anlaşılırdı ve ne biz ne Ayaz hastanelerde helak olurdu hasta hasta.
  • Doktorumuz ilk günden itibaren genellikle bebeklerde ateşin üç gün süreceğini de söylemişti ki bizimki de üç buçuk gün sürdü.. İkinci gün gibi de 6. hastalık olabileceğini söylemişti.
  • Pazar ve pazartesi de ateş gittikçe azalarak devam etti. Pazartesi akşamı bitti.
  • Salı günü biraz döküntü oldu, ancak çarşamba tam olarak döküntüleri gördük ve 1-2 günde döküntüler de geçti.

6. Hastalık dedikleri:

  • Üç gün yüksek ateş, peşinden ateşin kesilmesiyle birlikte vucütta pembe pembe döküntüler yapan hastalık.
  • Virütik bir hastalıkmış ve bir kere olduktan sonra hayatın boyumca bağışılık kazanıyormuşsun.
  • Uçuğa neden olan virüsle aynı aileden geliyormuş baş belası.
  • Bu döküntüler kaşıntı da yapmadı Ayaz'da. Duyduğum kimsede de yapmamış. Var mıdır istisnası bilemem.
  • Ayrıca doktorumuz 6. hastalıkta İbufen kullanımının ateşte büyük düşüşe neden olabileceğini de söylemişti, dikkat derim..

Not: Resimde oğluşumun döküntülerini görebilirsiniz dikkatli bakarsanız, ancak neşesi yerinde.. Baygın halinin de resimleri vardı ama buraya koymak istemem..

Önemli Not: Ben doktor ya da uzman kişi değilim. Sadece kendi yaşadıklarımı paylaşıyorum. Burada yazdıklarım kimseyi bağlamaz, beni de bağlamaz :), mutlaka kendi doktorunuzla konuşarak buna göre hareket edin.

Kendime Not: Kullanım koşulları hazırlayarak oraya refere etsem iyi olacak sanırım.

7 Mayıs 2010 Cuma

Döndük..

Düşündüğümüz gibi Ankara'da iki gece kaldıktan ve oradaki diğer akrabaları ziyaret ettikten sonra Antakya'ya geçtik. Antakya'da da 5 gece kaldık ve yine Ankara aktarmalı olarak yapacağımız dönüş yoluna koyulduk. Hesaba göre cuma akşam Ankara'da olacak, Cumartesi sabahta İstanbul'a doğru yola çıkacak, o gece dinlenip Pazar Ada Defne kuşumuzun ilk doğum gününde yerimizi alacaktık. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Ankara sınırlarından girdiğimizde Ayazımın ateşlendiğini fark ettik. O geceyi hepimiz yüreklerimiz ağzımızda ben de oğlumun başında ateş ölçerek geçirdik. Sürekli doktoru ile konuştuk. Bizi ne kadar rahatlatsa da ilk ateş işte yüreğimizi yaktı. Sabah ateşi biraz düştü. İyi gibi olunca, yola çıkalım, evimizde olalım istedik. Akşam 19:30 gibi evimize vardık. Bu sırada düşük giden ateş yine tavan yaptı. Neticede ben işe başlayamadım. Şimdi oğlum çok iyi şükür. 6. hastalıktan muzdaripmiş meğer kendisi. Artık tamamen iyileşti. Rutinimize de döndük. Ayrıntılar sonraki postta..

Bu yazıya link vermem lazım..

Bayıldım bayıldım.. Özgüranne'nin yazdığı bu yazı hislerime tercüman oldu Kutsal Olmak İstemiyorum

21 Nisan 2010 Çarşamba

Ankara aktarmalı Antakya yolcusu kalmasınnn..

Yarın öğlen saatlerinde arabamızla bebişimizle, bebişimizin babaannesi ve dedesiyle ilk uzunnn yolculuğumuza çıkıyoruz bir önceki postta da bahsettiğim gibi. Tahminen iki gece Ankara'da kocacığımın halasında kalıp orada Pamir bebeği yiyip bitirdikten sonra cumartesi sabah da dedeyi Ankara'da bırakıp yolculuğun ikinci kısmına geçeceğiz. Düzen bozulacak, rutin bozulacak ama kalacağımız yerlerde mümkün olduğunca sadık kalacağım rutine hem oğlumun hem de kendi iyiliğim için.

Bavul hazırlamaya ancak dün başlayabildim. Ayaz Paşazade'ye bir adet koca bavul ayırdıktan sonra baba ve anneye ancak beraber kullanabilecekleri bir minik bavul kaldı. Hayatta nadir olan takıntılarımdan biri kendime illa tek/ayrı bir bavul hazırlamaktır. Böyle içime oturuyor şimdi. Ama napalım, 3 tane yapıp da babasının gözünü korkutmayalım.

Hava durumu netameli olduğundan, Antakya buradan sıcak olduğundan, yine de ne olacağı belli olmadığından, oğlum bir moda ikonu olduğundan neyi var neyi yoksa iser ince olsun ister kalın hepsini aldım gitti :) Yok arabasıydı yok ana kucağıydı, park yatağıydı(bilemiyorum götürsem mi, oğlumla uyumak da cazip gelebilir ama al sana bir yanlış alışkanlık daha)..

Not: Gitmeden yazmaya başladım ama yayınlayamadım.. Şimdi Antakyadayız.. Geleceğiz..

Bugün..

Bugün işe gitmek için kapıdan çıkarken bebeğim ilk kez ağladı.. Aslında ağlamak da değil de mızmızlandı, bağırdı demek daha doğru.. Babası beni bekliyordu, ben her zamanki gibi unuttuğum son birşeyi almak için içeri gitmiştim, sesini duydum, herhalde babası sıkıştırıyor, kapıdayız diye ağlıyor olamaz dedim. Ama gördüm ki öyle değilmiş. İçim gitti ama yine de her zamanki gibi güler yüzle gittim onu öptüm, her gün tekrarladığım aynı cümleyi söyledim ve bay bay yapıp çıktım. Doğru davrandığımı düşünüyorum.

Dün sabah rutin kontrol için doktora gideceğimizden çıkarken onu da aldık tabii ve çok mutluydu. Bugün de aynısını beklemiş olabilir. Beni asıl endişelendiren (aynı zamanda sevindiren) yarın öğlen çıkıp oğlumuzu da alıp ilk uzun yolculuğumuza çıkacak olmamız ve önümüzdeki 10 gün beraber olacak olmamız. Tam da işe giderken bu tepkiyi veridiğinde, işe gitmememe iyice alışırsa, tatil dönüşünden korkuyorum. Bir yandan da secret yapıp ilk günden beri düşündüğüm gibi asla bu sorunu yaşamayacağımıza inanmak istiyorum..

19 Nisan 2010 Pazartesi

Ek Gıda III (Neler Yedi Oğlum Bu Arada)

Uzun zamandır yazamadım. Aslında bir yandan yazmayı çok istiyorum bir yandansa elim varmıyor. Kırarız şeytanın bacağını umarım bu yazıyla..
Gelelim Ek gıda serimizin devamına.. Çok da vakit olmamasına rağmen geriye dönüp baktığımda ne kadar boşa endişelenmişim diyorum..

Muhallebi ile serüvenimiz altıncı ayın sonlarına kadar sürdü, arada muhallebi yerine hazır mamalardan sütlü pirinçli/ yulaflı vb. değişik alternatifler de denedik.

Altıncı ay bitmeden ek olarak öğlenleri sebze çorbasına başladık. Bizimkine daha çok sebze püresi de denilebilir. Çünkü Ayaz biraz katı ve pütürlü yemeyi seviyor. Sebze püresini de öğlen vermeye başladık. Bu arada emzirme saatlerimi hiç değiştirmedim. Yeni eklenenleri daha çok araya eklemeye çalıştım. Örneğin normalde öğlen 12:30 gibi emziriyordum buna devam ettim ama 14:00 gibi de sebze püresini verdik. Sonra 16:30 emzirme seansı kendiliğinden 17:00 ye kaydı ki bu da daha iyi oldu. Yetiştim/ yetişemedim, acıktı mı acaba derdinden kurtuldum. Şimdi eve gidip önce seviyorum, öpüyorum, sonra emziriyorum.

Sebze Çorbası/ Püresi:

  • Başlangıç malzemeleri bir tatlı kaşığı kadar pirinç, bir havuç, bir ufak patates ve bir tatlı kaşığı zeytinyağı.
  • Bir hafta sonra ek sebzeler koyulabilir. Bunları da ikili üçlü kombinasyonlar şeklinde koydum ve yeni bir sebze eklemek için üç gün bekledim. Böylece hem çok bulamaç olmasını engelledim hem de eklenen sebzenin rahatsız edip etmediğini kontrol altında tutabildim.
  • Ancak her çorbada patates, havuç, pirinç ve z.yağı sabit. Bunlara ek geliyor sacede.
  • İyice piştikten sonra blenderdan geçirdim, ancak pütürlü bıraktım.
  • Kombinasyonlara örnekler; sabitler + enginar, sabitler + kabak, sabitler + taze fasulye, sabitler + enginar + kabak, sabitler + enginar + semizotu, sabitler + kabak + ıspanak vb.
  • Özellikle pirinç, havuç ve patatesi organik almaya çalıştım. Diğer sebzeleri organik bulabildiğim zaman aldım ve çorbaya ekledim. Bazen de evde olan mevsim sebzelerinden ekledim.
  • Bir ara organik patates bulamayıp onun yerine yer elması koydum.
  • Yedinci aydan sonra bir misket köfte büyüklüğünde kırmızı et yada beyaz et eklemek gerekiyor.
  • Yine yedinci aydan sonra pirinç yerine ince bulgur/ irmik/ kırmızı mercimek koyulabilir.